Tuesday, October 28, 2008

Who's the Goofy Goober???


"Anyone and everyone, we're all Goofy Goobers. You may think you're all sophisticated and cool and have nothing to do with "Goofy Gooberness" but on the inside you're a kid and one of the many Goofy Goobers around the world. Join your fellow Goofy Goobers and ROCK! "
- From the Urban dictionary

Sunday, October 19, 2008

Masterpiece




" Sure God created man before woman, but then again you always make a rough draft before creating the final masterpiece.

- Miro @ Pera Museum -

Friday, August 22, 2008

Devil in disguise?..


Walk like an angel,
Talk like an angel,
Look like an angel...

But do you feel like an angel?..

Saturday, March 29, 2008

Dedicated to my loved ones...





If I die someday and you will come to my grave...



Do not stand by my grave and grieve.
I am not there, I did not leave.



For I’m that distant shining star.
I’m all around you, never far.

I am the sparkle in children’s eyes.
I paint the blue in the autumn skies.
And in those cool sweet summer eves,
I hide in the shadows the sunshine weaves.



DO NOT STAND BY MY GRAVE AND CRY,



BECAUSE I'M NOT THERE, I DID NOT DIE ...









-from the poem "I did not die "by Rosalie Ferrer Kramer

Friday, January 25, 2008

Let's listen to the song ONCE AGAIN...


'' I've been searching a long time

For someone exactly like you

Ive been travelling all around the world

Waiting for you to come through.

Someone like you makes it

All worth while

Someone like you keeps

Me satisfied.

someone exactly

Like you. ''


-Van Morrison / ''Someone like you lyrics''

Tuesday, December 18, 2007

Patates yılımız kutlu olsun!


Yılın bu döneminde extra duygusallaşıyorum nedense... Her türlü özel gün ve seremoniye düşkünlüğümden belki... Belki de bütün bu özel zamanların en çok sevilenlerle paylaşılması gerektiğine olan inancımdan... Uzakta olan sevdiklerimi daha bir çok özlüyorum sanki .. Bir kere gerçekten sevdi mi yürek, kendini koruyacak duvarlardan yoksun, özlem bile darbe etkisiyle acıtabiliyor, derin derin yakıyor... Sonra yeni yılı düşünüyorum ve bir umut bu sefer herşey farklı olacak, daha az özlem çekilecek diyorum kendi kendime.. Yeni bir yıl, yeni bir başlangıç, yepyeni hayaller çünkü... Beklenti listemin uzunluğuysa, her zamanki gibi Santa Claus'u istifaya teşvik edecek kıvamda... Ve tam 2008 nasıl bir yıl olacak acaba diye düşünürken Birleşmiş Milletler'in açıklamasının haberini okuyorum: "2008 yılı Uluslararası Patates yılı ilan edilmiştir."


Son günlerde dostlar arasında bir patates muhabbetidir dönüyor vaziyetteyken, gelecek yılın patates yılı ilan edilmesi haberi bir işaret olabilir mi diye düşünüyorum... Patates... Diğer bir adıyla Solanum tuberosum. Patlıcangiller familyasından yumruları yenen otsu bir bitki türü. Bitkinin toprak altında kalan yumruları “patates” olarak biliniyor. Çok sevdiğim dedem ziraat mühendisi olmasına ve bütün bunları zevkle defalarca anlatmasına rağmen, yine de wikipedia aracılığıyla tazeliyorum hafızamı... "Bu yumrular nişasta bakımından zengin olduğundan önemli bir besin maddesidir. Patateste nişastadan başka belli bir oranda protein de bulunur; nişasta %20, protein %12'dir. Besin değeri 95 kaloridir. Bitkinin toprak üstü kısımlarında zehirli alokolitler bulunmasına karşılık yumruları zehirli değildir. Ancak çimlenmiş patateslerde de bu alkoloitler teşekkül ettiğinden zehirlenmelere sebebiyet vermektedir. Patates dış kabuk rengine göre sarı ile kırmızı, etine göre beyaz ve sarı olarak ayrılır. Sarı patates makbuldür." Bu özelliklerinin yanısıra şeker hastalarına ve akşamdan kalma hallerde midesini bozmuşlara son derece faydalı olan patates, karaciğer şişkinliğini önleyerek susuzluğu da giderebiliyor.
İyi ama patatesten başka da yararlı sebzeler dururken "Neden patates yılı?" denmez mi şimdi?! BM'nin açıklamasına göre bu yıl, patatesin zirai ve genel anlamda önemine dikkat çekerek, açlık, sefalet ve çevreye tehdit niteliğindeki birtakım global sorunları işaret edecekmiş... Son yirmi yılda dünya nüfusunun hızla artışı ve bunun %95'nin gelişmekte olan ülkelerde gerçekleşmesi gelecek nesiller için su ve toprak sorunlarının yanısıra gıda probleminin de varolacağını gösteriyor. Diğer yandan vatanı olan Güney Amerika'da 8 bin yıldır yetişen patatesler, karbonhidrat zenginliğiyle önemli bir enerji kaynağı. Bunu noktada büyüklüğü ve lezzetleriyle meşhur Idaho patateslerini de unutmamak gerekiyor tabii... Ülkemizde özellikle Eskişehir Alpu'da yetiştirilen patatesler bilinse de benim aklıma bir Metin Akpınar skecindeki "Adapazarı papatesleri bile bozuldu" isyanı geliyor... Felaketler, açlık, sefalet derken içim kararıyor... Aslında kaç defa daha yeni yıl heyecanı yaşanır bu dünyada bilemiyorum. Çocukluğuma dönmek istiyorum... Küresel ısınmadan habersiz, patateslerden oyuncaklar yaptığımız o zamanlara... Patates baskılar ve origamilerle geçirdiğimiz günlere... Sokaktan geçen satıcının "Patates geldi hanıııımmmmmm!" bağrışmalarının olduğu mahallemize... Henüz McDonald's patatesleriyle tanışmamış olduğumuz ve sadece annelerimizin kızartmalarıyla beslendiğimiz döneme... Belki 2008'in patates yılı ilan edilmesi özlemle andığım o zamanlara bir yolculuk şansıdır...Herkesin birbirine yardım ettiği, "aman bize bulaşmasın" korkusundan eser olmadığı zamanlara bir yolculuk...
Sizi bilemiyorum ama benim canım şu anda haşlanmış patatesleri ezip, üzerine beyaz peynirle yemeyi çekiyor! Ve umutla yeni yılın güzel şeyler getireceğini düşünürek, en lezzetlilerinden bol patatesli nefis bir yılbaşı diliyorum herkese!
Patates yılımız kutlu olsun!


Not: BM'nin kararıyla ilgili daha detaylı bilgi için http://www.potato2008.org/ web adresini ziyaret edebilirsiniz.
--------
BAZ dergisi- Aralık ayı yazımdır.

Friday, November 23, 2007

Kimse bir hiç olmak istemez. Ama...


Alice Harikalar Diyarı'na varmıştır. Kral ile tanışmaya gider ve kral ona ''Alice buraya gelirken yolda bir haberci ile karşılaştın mı?'' diye sorar.

Alice, '' Hiç kimseyi görmedim '' der.

Kral der ki '' Hiç kimse ile karşılaştıysan, neden hala buraya gelmedi?''

Alice'in aklı fena karışır ve '' Siz beni yanlış anladınız. Hiç kimse , kimse değildir'' der.

Kral '' Hiçkimsenin kimse olmadığı aşikar ama nerede kendisi? Şimdiye kadar buraya varmış olmalıydı. Bu hiç kimsenin senden yavaş yürüdüğü anlamına geliyor'' diye cevap verir.

Ve doğal olarak Alice pek sinirlenerek '' Hiç kimse benden hızlı yürüyemez '' diye çıkışır krala...

Kral '' Bu doğruysa o zaman neden hala gelemedi?''

Ve sohbet bu şekilde devam eder...


Kimse bir hiç olmak istemez ama herkes birer hiçkimsedir.

Hiçkimseyi bulabilenlerse sadece ''Tekbaşınalığa'' erişebilenlerdir...

Sunday, October 28, 2007

Ataturk's Address to the Turkish Youth



"Turkish youth!Your first duty is to project and preserve the Turkish independence and the Turkish Republic forever . This is the very foundation of your existence and your future. This foundation is your most precious treasure. In the future, too, there may be malovelent people at home and abroad, who wish to deprive you of this treasure. If some day you are compelled to defend your independence and your republic, you must not tarry to weigh the possibilities and circumstances of the situation before taking up your duty. These possibilities and circumstances may turn out to be extremely unfavorable. The enemies conspiring against your independence and your Republic may have behind them a victory unprecedented in the annals of the world. By violence and ruse, all the fortresses of your beloved fatherland may be captured, all its shipyards occupied, all its armies dispersed and every part of the country invaved. And sadder and graver than all these circumstances, those who hold power within the country may be in error, misguided and may even be traitors. Furthermore, they may identify their personal interests with the political designs of the invaders. The country may be impoverished, ruined and exhausted.
You, the youth of Turkey's future, even in such circumstances, it is your duty to save the Turkish independence and Republic. The strength you need is in your noble blood within your veins."
-Mustafa Kemal Ataturk

Tuesday, October 23, 2007

All we need is PEACE...


Thursday, October 11, 2007

When did it get all complicated?...


I remember being a happy sailor in these seas... I also remember the storm that hit me... And I don't remember the rest...
Now I really wonder when it got so complicated like this and we all forgot how to sail...

Thursday, October 04, 2007

Once upon a time...




There was a Smurfette living in a far away land... One morning she woke up and realized that all the world is a stage and decided to play along... Since then she's been living in the lalaland, happily ever after!..

Saturday, September 29, 2007

Sometimes in life you just need to know when to let it go...



When the time has come, you have to let it go...
Otherwise it's gonna keep hurting you.
You should remind yourself that if it was meant to be, love would have conquered all... but if it's still not happening and you're witnessing that PEOPLE has moved on already, just let them go and be cool about it...
Read this out loud, so I can hear it, too :))

Monday, September 17, 2007

Eloisa to Abelard

How oft, when press'd to marriage, have I said,
Curse on all laws but those which love has made!
Love, free as air, at sight of human ties,
Spreads his light wings, and in a moment flies,
Let wealth, let honour, wait the wedded dame,
August her deed, and sacred be her fame;
Before true passion all those views remove,
Fame, wealth, and honour! what are you to Love?
.............

poem by Alexander Pope

Friday, September 14, 2007

You've been the one for me...

It may be over but it won't stop there,I am here for you if you'd only care.
You touched my heart you touched my soul.
You changed my life and all my goals.
And love is blind and that I knew when,
My heart was blinded by you.
I've kissed your lips and held your head.
Shared your dreams and shared your bed.
I know you well, I know your smell.
I've been addicted to you.
.......................

You have been the one.You have been the one for me.

http://www.youtube.com/watch?v=wVyggTKDcOE

Tuesday, September 11, 2007

Passion or Obsession???


I really wonder what's the difference between Passion and Obsession...
Some say obsession is a negative passion,
And some believe passion is the reason for obsession.
Seems like there's a thin line where I'm standing at the moment in my life.
I'll either burn myself with passion,
Or lost in my obsession...

Thursday, August 23, 2007

Once upon a time...


There were two witches living in a far away land... This land had a sultan... One day sultan wanted witches to create a spell which can attract everywomen. The smartass witches openned their spell book and called the famous M.M.M; mysterious man from mars. MMM was driving a van full of a magical taste. And since then everywomen is affected by this spell and goes after this magical taste. They called it magic, I call it CHOCOLATE!

Wednesday, August 15, 2007

The power of Harmony


''Aiki is the power of harmony,

Of all beings, all things working together.

Relentlessly train yourself-

Followers of the Way. ''

- Master Ueshiba

Thursday, July 26, 2007

I'm one of those lucky people when it comes to family members...


I have the best auntie in the world! A great friend, sister, mother, teacher and so many other wonderful things that she's; I'm so thankful!

Wednesday, July 25, 2007

Mizaru, Mazaru, Mikazaru


"see no evil, speak no evil, hear no evil ''

Friday, July 13, 2007

‘’ Ugh! Rüzgarın Kızı Deli Balta! ‘’



Bir baltaya sap olmama isyanlarında, sıcaklarla beyin haşlama olduğum şu günlerde, bir tatlı huzur özlemindeyim… Kalbin eskiye takılıp kalsa n’olur ki, eski seni kalbinden attıktan sonra?.. ‘ En iyisi mi ben biraz daha battı balık burcu yan gider misali duygusallığımın diplerinde gezineyim, ara ara da yukarılara çıkıp rüzgar gibi eseyim…’ derken BurgazAda mucizesi, geleneksel kostüm party çağrısını işitiyorum ve ‘’Hah işte! Ugh!’’ çığlıklarıyla kendimi vapur iskelesine atıyorum! Amanın bu kalabalık da ne böyle?! Yalova ve adalar toplu halde tek vapura toplanmış denize dökülmeyi bekliyorlar. Baltam biraz daha keskin olsa belki… ama en keskin olmayan keskin görünümlü deli baltayım ben, bir şey yapamam ki, baltamı deli gibi sallamaktan başka! Susuyorum oturuyorum ve üzerine bir şişe soğuk su içiyorum. E tabii o kadar çok deli var ki artık ortalıkta, deli, delileri görünce sopasını, baltasını ve başka neyi var neyi yoksa saklıyor bugünlerde. Saklamazsa delirtirler insanı işte böyle! Şimdi efendim çok sevdiğim, izlerini her yerde sürdüğüm bir aile yaşar yaz mevsiminde BurgazAda’da. Çeşitli üstünlükleriyle bu dünyadan olmadığına karar verdiğim Kakınç ailesinin her yıl gelenekselleşmiş kostüm party organizasyonu, yakın çevrelerindeki biz müritleri için vazgeçilmez olmuştur. Bu yıl ‘düşlerinde neysen öyle gel’ fikrinden hareketle hareketlenen party’de, evsahibesi rol modelim Zeynep Kakınç modern Pocahontas’ın izinden giden bir Rüzgarın kızı deli balta idim ben de! Kelime dağarcığım pek geniş değildi aslında ama nedense ‘’Ugh!’’ deyip kadeh kaldırmam yeterli oldu herkesle kaynaşmaya… Aslında şeytana pabucunu ters giydiren kırmızılı kadının şerrinden korkup, İspanyol güzelinin cazibeli gülücüğüne sığınabilir, meleklerin kanatları altında, hippilerle barış dansı yapabilirdim. Ama Amerikanlar eskidi bunlar Turkish kovboylardan, Arap prenslerine, Zorro’nun pelerinin altından, NewYork’lu bir Hint prensesine, ellerinde ciğerlerle dolaşan cerrahlardan, Barok dönemi düşesine bir kalabalıkla karşılaşınca, cadı hatunların süpürgelerine yakın durmayı yeğledim. Arada bir baltamı sallamaktan dolayı da gecenin ‘’En vahşi’’ kostümü seçildim. Her kostüme her keseden ödüllerin dağıtıldığı gecede ikramlarda yok yoktu! E biz Kızılderili çadırlarımızda görmemişiz böyle ağırlama, alkolün etkisiyle biraz ağırlaştık haliyle… Ama bilenler bilir, Burgaz Ada’nın havasından mıdır suyundan mıdır, adaların en özelinde olduğunuzu hissettirir insana! Party bitti, gece gitti ama benim rüzgarım dinmedi bu sene! Eteklerimi havalara uçuşturan bir deli rüzgar gibi esmekte, baltamı şimdilik gizlemekteyim. Bir dahaki seneye olacak partiye kadar da çıkarmak niyetinde değilim. Kesilmesi gereken göbek bağlarının inceldiği yerden koptuğunu da gördükten sonra zaten gam yemem ki ben! E hadi o zaman hep birlikte deli bir yaz olsun herkese! Ugh!


-BAZ dergisi Ağustos ayı yazımdır. Devamındaki foto görselleri için bayinizden istemeyi unutmayınız:)

Wednesday, July 11, 2007

Tek yönlü "bir"lere...


"- Bir'in bir olması mümkün müdür? Parçalara ayrılabilir mi? Birleşik mi?
-Hayır! "Bir" yalın, arızasız, engelsizdir ve de parçalara ayrılamaz.
-Öyleyse bir nasıl iki olur? Bir'in niçin iki yönü vardır?
- Bu iki yönün bir ikrar, diğeri inkardır. İnkar, ikrarın gölgesidir. Bu yüzden aslında bu iki yönün hakikatı birdir. Eğer bir tek yön olsa, o zaman ikilik olabilirdi."

Wednesday, July 04, 2007

Open hands, open hearts, open minds....


This is the hardest of all: to close the open hand out of love, and keep modest as a giver.
Friedrich Nietzsche

Tuesday, July 03, 2007

Woof Patrol! Yay!!!


I love you Tarcin!
www.woofpatrol.com

Monday, July 02, 2007

Sebastian, Isaura and the eternal struggle of the power in relationships...


If only nobody's your slave, then you're the real master!

Friday, June 29, 2007

Ich habe sehr gut geschlafen...

¿Y usted?

Wednesday, June 27, 2007

Aşk... Özgürlük... Tekbaşınalık...


''Hindular der ki başka bir olasılık yok; sadece kendini sevebilirsin. Ve Yunanlılar der ki kendini sevmen mümkün değil çünkü bunun için en az iki kişi lazım.
Bana sorarsanız ben hem Hindu hem Yunanlıyım.
Bana soracak olursanız aşkın çok çelişkili bir olgu olduğunu söylerim. Çok çelişkili bir olgu. Onu tek bir kutuba indirgemeye çalışmayın; her iki kutuba da ihtiyaç var. Diğerine ihtiyaç var, ama derin bir aşkta diğeri kayboluyor. İki aşığı izlerseniz, onlar hem iki hem tek kişi. Aşkın çelişkisi bu, güzelliği de bu. Evet, iki kişiler, iki kişi; ve aynı zamanda iki kişi değiller, tek kişi onlar. Eğer bu teklik yoksa aşk mümkün olmaz. Aşk adı altında başka bir şey yapıyor olabilirler. Hala iki kişi iseler ve aynı zamanda tek kişi olmuyorlarsa, o zaman ortada aşk yok. Ve eğer tek başınaysan ve başkası yoksa, o zaman da aşk mümkün olmaz.
Aşk çelişkili bir olgudur. Başta iki kişi gerekir, ve sonunda tek olarak varolmak için iki kişiye ihtiyaç olur. Bu en derin muammadır; en karışık bilmecedir.''
-Osho'dan

Monday, June 25, 2007

Taste and enjoy...Coffee in the tea cup!


Sometimes there's good news and sometimes bad...
Some say it's healthy and some the opposite...
I sometimes might be holding a tea cup
But my choice would always be the same...
For the love of coffee,
I sure taste and enjoy!

Sunday, June 24, 2007

King's College, Aya Irini, Hunkar & the Sultan...



Was it once upon a time?...

Was it you or was it me?...

Was it the place or the music?...

Whatever it was that shall be a surprise...
Call the janissary and play the requiem for this dream...



Friday, June 22, 2007

I wish I were a walnut tree...


'' Walnut is the common name given to twenty species of deciduous trees in the genus Juglans, of which six species are native to the United States. The black walnut, Juglans nigra, which is native to Virginia, grows from Maine west to southern Michigan and south to Texas and Georgia.
Black walnut is the tallest of the walnuts, with the potential to reach 100 feet. The compound leaves of walnuts are spaced alternately along the branches. Each leaf is divided into an odd number -- usually from 7 to 23 -- of small yellowish green leaflets. Walnuts are monoecious, with male flowers borne in long, unbranched, drooping catkins and female flowers borne singly or in short spikes. The walnut fruit is a nut, borne singly or in pairs, and enclosed in a solid, non-splitting green husk. The edible, oil-rich nut kernal is enclosed in a thick, hard, ridged, black shell. Black walnut heartwood is heavy, hard, strong, and durable, with a chocolate-brown color prized by furniture manufacturers and many leaf is divided into an odd number -- usually from 7 to 23 -- of small yellowish green leaflets. Walnuts are monoecious, with male flowers borne in long, unbranched, drooping catkins and female flowers borne singly or in short spikes. The walnut fruit is a nut, borne singly or in pairs, and enclosed in a solid, non-splitting green husk. The edible, oil-rich nut kernal is enclosed in a thick, hard, ridged, black shell. Black walnut heartwood is heavy, hard, strong, and durable, with a chocolate-brown color prized by furniture manufacturers and many other industries.''

Thursday, June 21, 2007

Melting down...


"There's a melt down in the sky
There's a new day comin' and I don't know why
There's a tear stuck in my eye
There's a new day comin' and I don't know why"
-Aerosmith

Tuesday, June 19, 2007

Rüzgarın kızı deli balta!

Ugh!!!!

Friday, June 08, 2007

Züp Züp Züppüdükler!!!


Sarıp sarmalasın züp kardeşler ve züper bir yer olsun bu dünya!
Züp Züp Züp!
Züperlerin Züperi Züp Kardeş, hiç üşümüyorum varlığını düşündükçe!

Tuesday, June 05, 2007

Hayat bazen...


Eski bir dostunla birlikte gozluklerin altindan gulumsemektir!
I love you Nigosum!!! İyi ki varsin!

Saturday, June 02, 2007

"Bekleme" derken gercekten beklememem gerekiyormus demek ki....

"Sana yeniden, tekrar tekrar, üstüste, hep ve sonuna kadar aşık olmak istiyorum." diye baslayan bir sesi dinliyorum... Sonuna ne zaman geldik ya da geçtik bilemiyorum... Ama çok özlüyorum... Zamanin geriye sarma tuşu olsa... VE ben o zamanda senin yanında kalsam.

Wednesday, May 30, 2007

Life is either a daring adventure or Nothing!

As says Helen Keller... I don't feel like daring any adventure nowadays so basically I'm in an empty hole trying to figure out how the hell I fell in here!
I saw a movie called ''Cashback'' last night which suppose to be uplifting for broken hearts.... The movie was very well done, artistically directed by Sean Ellis and giving the wonderful message of ''Life is what you make out of it''. Unfortunately my mood of blues did not get brighter but dark instead...
The main character is dumped by his girlfriend and develops insomnia. He starts to work at a supermarket to turn his extra hours into cash. And then bam! He falls inlove with the cashiergirl! Even though the story was told really nice and director's way of telling the audience ''there's always hope'' was impressive, I still do not wanna think that way... If you can fall inlove over and over, then what's point?... The sentence of ''I love you'' should and can only mean something if you do not waste it... Special someone deserves special something...
At this point in my life I'd like to freeze time as the main character did in the movie...
Until I dare....
Dare to love again. If possible.
Or get lost in the nothinghill as if I already had gotten everything....

Monday, May 28, 2007

Play that note again...

Even though nobody hears nor listens to this beautiful music, you should keep playing...

Thursday, May 24, 2007

Watch out ladies!..

Macho doesn't prove mucho. ~Zsa Zsa Gabor

Tuesday, May 22, 2007

Like the sun glasses...


I wish I had some kind of protection for my soul...
Keeping me safe against all the negativity.
I wish I were sun glasses...
Nothing to worry at all !

Monday, May 21, 2007

Shhhhh!!! Tiger Lillies!


''I'm bang, bang, bang, bang, bang, bang, bang, bang, banging in the nails!!! ''

Monday, May 14, 2007

Yesterday... Tomorrow... Today!!!


Tomorrow is not promised to anyone,

young or old alike,

And today may be the last chance

you get to hold your loved one tight!!!

Anne'ciğim seni ben ciceklerden yemisten....



Herseylerden cok severim!!!
İyi ki varsin ve yanimdasin!

Friday, May 11, 2007

Where are you going?...


Where are you going? where do you go?
Are you looking for answers to questions under the stars?
If along the way you are growing weary, you can rest with me
Until a brighter day and you're OK...

Wednesday, May 09, 2007

Bells are ringing...

And yet I'm still standing on my feet!!!

Monday, May 07, 2007

hello....


Conversations go over my head

Isolation has an ugly face

Surround me with your love

Understand me

I need you now

Friday, May 04, 2007

Cinco de Mayooooooo!!!!!


Tuesday, May 01, 2007

papatya... mizmiz ask... kasinan kadin...


olmak... ya da olmamak...
iste bütün mesele!

Monday, April 30, 2007

you make me sick....


Can't..no no no

Oh, you make me sick

I want you and I'm hatin it...hatin it...hatin it

Thursday, April 26, 2007

Cunun Vadisi'nin arayışında....


- Eee, nerede bu vadi?
- Heryerde.
- Anlamadım.
Filibeli Ahmed Hilmi'nin A'mak-ı Hayal'inden...

Wednesday, April 25, 2007

Ucmakdere ... Ucmakdere!!!!



Gelmek istersen bu yere,
Aşacaksın dağ tepe dereeeeeeeeeeee:)))))

Friday, April 20, 2007

Voyage... voyageeeeeeeeeeeee


Wednesday, April 18, 2007

The recipe...



A little bit of me and a whole lot of you
Add a dash of starlight and a dozen roses, too
Then let it rise for a hundred years or two
And that's the recipe for making love

And if you've made it right you'll know it
It's not like anything you've made before
And if you've made it wrong you'll know it
'Cause it won't keep you coming back for more

I didn't get it from my grandma's book upon the shelf
I didn't get it from a magical and culinary elf
No, a little birdie told me you can't make it by yourself
And that's the recipe for making love

-by Harry Connick Jr.

Monday, April 16, 2007

You can't go home again...



or can you?..

Friday, April 13, 2007

Şimdi...


Alıp başımı gidesim,
binlerce ''Namaste'' diyesim var...

Thursday, April 12, 2007

Film olsa Trevanian'ı kim oynar bilemem ama...

(23/12/2005)pusula.tv'de yayınlanan yazım:


“Shibumi”li bir yıl dileğiyle…

“Şibumi, sıradan, olağan görünümlerin altında yatan gizli üstünlükleri anlatır. Şöyle düşün. O kadar doğru bir söz ki, cesaretle söylenmesine gerek yok. O kadar dokunaklı bir olay ki, güzel olmasına gerek yok. O kadar gerçek ki, sahici olmasına gerek yok. Şibumi demek, bilgiden çok anlayış demek. İfade dolu bir sessizlik demek. Kendini kanıtlama gereği duymayan bir alçak gönüllülük demek.”
-Trevanian’ın Shibumi’sinden...

Yeni yıl yaklaşırken doğan yenilenme isteğim doruklarda, Santa Claus’a yazılmış upuzun bir dilek listesi yüreğimde, Trevanian’ın öldüğünü öğreniyorum bugün… Okuduğumda hayatımı değiştirdiğini düşündüğüm kitaplardan biri olan ‘Shibumi’nin yazarı Trevanian. Beni ‘Çaba Gerektirmeyen Mükemmeliyet’le tanıştıran bir yazar. İnsan aklının uyum ve uyanıklık içerisinde ender rastlanabilecek bir kişisel saflığa eriştiğinde gerçek mükemmeliyeti de elde edeceğine inandıran bir idol. Ve yıllardır içimde büyüttüğüm ‘’şibumi’yi keşfedebilme’’ arzusunun sorumlusu!Trevanian onun takma adı. Tıpkı kullandığı diğer isimler olan Nicholas Seare ya da Benat LeCagot gibi. Ve işte bugün, asıl ismi Rodney Whitaker olan bu Amerikalı romancının, 74 yaşında kronik akciğer hastalığı nedeniyle öldüğünü okuyorum gazetede… Edebi temsilcisi Michael Carlisle, ailesinin isteğine uyarak mezarının yerini açıklamıyor. Ama ‘değerlerine derinden bağlı’ olarak tanımladığı yazarın ‘A.B.D’deki ekstrem kapitalizm hakkında çok üzüldüğünü ve bunu eserlerine yansıttığını’ açıklıyor. Çok sayıda casusluk ve macera romanı bulunan yazarın milyonlar satması nedeniyle dünya çapında en çok bilinen romanı Shibumi ilk kez 1979 yılında yayınlanmış. İşte romanın kahramanı Nicholai Hel’in yarı Rus, yarı Alman asıllı koyu bir Amerikan düşmanı olması yazarın kapitalizmden ne kadar hoşlanmadığının bir kanıtı belki de! Romanda, Birinci Dünya Savaşı sırasında Shangai’da doğan ve bir Japon generali tarafından büyütülen Nicholai’nin öyküsü anlatılıyor. Bir Japon bilgesinden ‘Go’ oyununu öğrenen kahramanımız Bask dili dahil yedi dili ana dili gibi konuşuyor. Üstün düzeydeki ‘yakın algılama’ yeteneği yüzünden fotoğrafı bile çekilemeyen profesyonel bir terrorist avcısı, korkusuz mağaracı, yenilmez savaşçı ve filozof olan Nicholai’nin, günün birinde emekli olarak yaşadığı şatosundan çıkmasını ve amansız bir dövüşe katılmasını konu ediyor roman. Ve tabii ki, onun en gizli hedefi olan ‘şibumi’ye ulaşma’ arzusunu anlatıyor.
Gençlik yıllarımda okuduğum bu romanın etkisiyle hala bilgilerden geçip, basitliğe varıldığında elde edileceği söylenen Şibumi’yi arıyorum. Ancak ona ulaştığımda içsel mutluluğumu tamamlayabileceğimi düşünüyorum belki de… Zamanın hızı değil beni telaşlandıran, onu bulamadan, yaşayamadan, tadına varamadan bu diyarlardan ayrılma korkusu! İşte bu yüzden yeni bir yıla ait yepyeni umutlar listeme bir numarayla giriş yapıyor ‘Shibumi’. Benzer ruhlarla beraber gönderildiğime inandığım ve ayrıcalıklı dostlukları yaşadığım dünyamda herkese ‘Shibumi’li bir yıl diliyorum!

Trevanian’a saygıyla kitabın sayfalarını karıştırırken karşılaştığım satırları bugün içime sindirerek bir kez daha okuyorum:“İnsan Şibumi’yi elde etmez. Ancak onu… keşfeder. Bunu yapabilen pek az sayıda üstün nitelikli insan vardır.”(23/12/2005)

Wednesday, April 11, 2007

Pretty, oh so pretty!!


I feel pretty, Oh so pretty
That the city should give me its key
A committee
Should be organized to honour me
I feel dizzy
I feel sunny
I feel fizzy and funny and fine
And so pretty
Miss America can just resign
..............

Saturday, April 07, 2007

Bir Varmış, İki Yokmuş...


"Bekarlik Sultanlikmis" diyenlere ozel...

Wednesday, April 04, 2007

Thank you for always being there for me!!!


"Friends are God's way of taking care of us."
Canim Sim'cim, this one is for you!
-u

Monday, April 02, 2007

somehow... someday...


Wednesday, March 28, 2007

Aklın yoksa yanmışsın, kalbin yoksa....


Sen zaten yaşamıyorsun ki....

Thursday, March 22, 2007

Like a sad pigeon...


Sitting alone here... No fake joys nor trying to be happy philosophies can work at this time...

I tried... tried so hard and still trying to forget all... it's all because of you... because all there is you...

Wednesday, March 21, 2007

Happy belated birthday to me!!!!


Wednesday, March 14, 2007


Don’t go the way life takes you.
Take the life the way you go.

And remember you are born to live and
Not living because you are born.

Monday, March 05, 2007




...For even as love crowns you


So shall he crucify you.


Even as he is for your growth


So is he for your pruning.....

Sunday, February 18, 2007

The year of PIG's has started today!


I've forgotten the Chinese new year today but thanks to my zup sister who has reminded me the regular celebration. We did not go to a chinese restaurant but watched the movie "Perfume" instead. Since it's the year of Pig, we do have a choice to behave as we like...
To make the long story short, here are some famous pigs for your information: Arnold Schwarzenegger, Woody Allen and Elton John. Pigs are famous for their characteristics as: 'honour, valour, caring deeply and behaving chivalrously' etc...
HAPPY CHINESE NEW YEAR!

Wednesday, January 17, 2007

Masal gibi bir beraberlik : Bjork & Barney



NYC Guggenheim’deki ‘Cremaster’ sergisiyle büyülendiğim bir sanatçı olarak favori sanatçılarımdan biridir Matthew Barney. Sanatı, hayatın kendisi ve insanın yaradılışıyla yorumlayan bir dahidir o... İşte bu dahinin altı yıldır beraber olduğu kadın da müzik dünyasının çılgın dahisi Björk. Ve şimdi bu masal beraberlik ortak yapılan bir projeye imza atıyor. "Drawing Restraint 9," ile yeniden ve farklı bir boyuta ulaştıklarını belirten Bjork ile Barney’inin artistik yaratıcılıkları dikkat çekmeye devam edecek görünüyor. Beraberliklerinden Isadura isimli bir de küçük kızları olan çift özel yaşamları sır gibi saklayarak sanatçı kimliklerini korumaya çalışıyorlar. Bu gizlilik röportajları bile ayrı ayrı yapmalarına kadar varsa da, Bjork ve Barney hayatlarından memnun çılgın projelere imza atmaya devam edeceklerinin müjdesini veriyorlar.

Sunday, January 14, 2007

Ben çözdüm merak edenlere "The Secret" to everything!


Alaaddin'in sihirli lambası nihayet gerçek oldu! "What the bleep do we know?" dan sonra 'Çekim Yasası'nın detaylı anlatımıyla, evrenin ve kişinin mutluluğuna dair her türlü sırrın açıklandığı süper motivasyonel ve hayatın kendisine dair şevklendirici bir film "The Secret".
Sırrı çözmek kadar uygulamak da gerekiyor tabii...
İşte o noktaya henüz gelmedim. Ama en azından hazır olduğumda sihirli lambanın cininin dileklerimi emir edineceğini biliyorum!

Thursday, January 11, 2007

Remembering the future?..


The term "déjà vu" describes the experience of feeling that one has witnessed or experienced a new situation previously.

Karnının Sesini Dinle: DANSET!



Tıbbın ikinci beyin olarak kabul ettiği "karnı"nı kullanarak her derde deva bir dans keşfiyle karşımıza çıkıyor Lale Roche... Genlerimizde varolan kültürümüzün bir parçası olan oryantal göbek dansının "Neuro gastro enterologie" bilimiyle buluştuğu bu keyifli keşfin adı: GYM ORYANTAL.


Neşeli, cıvıl cıvıl bir kadın Lale Roche... Üstelik her zaman sağlıklı, her zaman formda ve her zaman pozitif... Nasıl yani diye merak edenlerle bu sırrını paylaştığı bir tutkusu var: Dans ! Tabii ki dansın da çeşitleri var ama genel anlamda vücudu hareketlendiren, enerji veren ve buna bağlı olarak da insan ruhunu renklendiren bir araç olarak tarifi mümkün... Lale Roche ise kantocu babaannesinden gelen doğuştan oryantal göbek dansı eğilimi ve yeteneğiyle, dans tutkusunu yaşayan ve bu aracı en verimli şekilde paylaşan bir kadın. İçindeki dans tutkusuyla icat ettiği Gym Oryantal'in öyküsü de ilginç... Onun bu neşesini ve hiç hastalanmadan formda kalışını merak eden bir biyolojik çözümleme uzmanı arkadaşı Lale Roche'un farkıdna olmadan karnını hareket ettirerek ikinci beynini çalıştırdığını keşfeder. New York Columbia Üniversitesi'nden Anatomi ve Hücresel Biyolojist Prof. Dr. Michael Gershon'un buluşu olan bu ikinci beyni Lale Roche'a da anlatır. Prof. Gershon'a göre, insan bedeninde bir değil iki beyin bulunuyor. İkinci beyin, yani bağırsaklar yapısal ve nörokimyasal olarak başlı başına ayrı bir beyin. Bu buluş, tıpta "Neuro gastro enterologie" adı altında yeni bir bilim dalını doğurur. Nöro gastro entroloji bilimine göre karın sadece sindirim yapan, toksinleri ve atıkları temizleyen bir makine, boru sistemi değil. Karındaki "ikinci beynimiz" ve kişinin kendini iyi hissetmesindeki görevi tartışılmaz. En önemlisi, hastalıklara karşı bizi koruyan bağışıklık hücrelerinin yüzde 70 ile 85'i bağırsaklarda üretiliyor. Ayrıca karın "interstisyel" adı verilen, kasların ve kas bağlantılarının işlevselliğinde önemli rolü olan hücreleri de üretiyor. Karın, karmaşık bir nörotransmiter ağını ve beyindekilerle aynı olan nöromodülatörleri de barındırıyor. Bu mikro ürünlerden serotonin, melatonin, asetilkolin, epinefrin ve netrinler dahil olmak üzere şimdilik yaklaşık 30 madde olduğu biliniyor. Prof. Gershon, buluşunu geniş yankılar uyandırdığı "The Second Brain" (İkinci Beyin) adlı kitabında anlatıyor. Gershon'a göre biri başımızda, diğeri karnımızda bulunan her iki beynimiz işbirliği içinde olmalı ve birbirleriyle uyumlu şekilde çalışmalı. "Eğer bu sağlanamazsa karnımızdan kaos, başımızdan mutsuzluk eksik olmaz." diyor Prof. Gershon.
İşte bundan yola çıkarak oryantal dansı, sağlık ve sporla birleştiren Lale Roche bu yeni tarzın adına da Gym Oryantal demiş. Kadınlara dişiliklerini hatırlatan bu dansı jimnastik salonlarına sokmayı başarmış. Klasik oryantal dansından farkını da şöyle açıklıyor: "Oryantalden farkı, tahrik hareketlerinden uzak, bedeninizin kullanmadığınız bölgelerini kullanıp daha çok kaslarımızı çalıştırıp, doğru nefes alıp verip, müzikle yumuşak hale getirip yapılan beden hareketlerin oluşması".
Lale Roche, ortaoyuncu, cambaz, akrobatlardan oluşan bir aileden geliyor. Babaannesi ise o dönemler Türkiye'nin en ünlü kantocusuymuş. Roche, oryantal yapmaya çocukken başlamış. Sıkıldığında veya mutlu olduğunda evde göbek atarmış. "Oryantal, o yaşlarda benim için meditasyon gibiydi" diyor. Genç kızlık dönemlerinde yarışmalarına katılıp çeşitli dereceler almış. 18 yaşına geldiğinde Türkiye 'de oryantall dansla bir yere gelemeyeceğine kanaat getirip Fransa'ya gitmiş; "O zaman oryantal yapanlara çok daha kötü gözle bakılıyordu. Ben de bu dansı, biraz daha sanat gibi gören bir ülkede yapmak, kendimi geliştirmek, dansla ilgili birşeyler başarmak için Paris'e gittim." Orada önce evlenmiş, sonra bir kız çocuğu dünyaya getirmiş. Birbirini takip eden olayların ardından oryantal dansı üzerine eğitim vermeye başlamış. Sonra da Cote D'Azur bölgesine geçip Nice'e yerleşmiş. İlk önce ritmik oryantal diye adlandırdığı, ritmik müzik eşliğinde bedenin kullanılmayan bölgelerini hareket ettirip kullanmayı, yani göbek atmayı öğretiyormuş. İki yıl önce rastladığı bilimsel bir araştırma onun kendine has bir oryantal tarzı yaratmasına ve bu tarzın da Cote D'Azur bölgesinde en trendi dans ve spor olmasını sağlamış Roche. Cote D'Azur bölgesinde yaşayan Avrupa jet sosyetesinden kadınlara, yazlıkları olan ünlü sanatçılara, film festivaline gelen oyunculara, defile veya tatil için gelen top modellere ve Monaco'daki kraliyet ailesi üyelerine ders veren Roche'un yakın dostlarından biri de Prens Albert ve ailesi. Roche bu konuda, "Türkiye'den bir kişinin ricasıyla Monaco'da çok önemli bir ailenin doğumgünü partisinde dans etmiştim. Bunun üzerine Prens Albert'den teklif geldi. Çok samimi bir aile ortamında beni karşıladılar. Dansımdan çok etkilenmiş; "İlk kez bir dansçının bedenine değil, yüzüne bakıyorum'" demiş.
Lale Roche bugünlerde Türkiye'de Gym Oryantal tutkusunu meraklılarıyla paylaşıyor. Bu arada Metin Sabancı ve Türkan Sabancı Bedensel Özürlüler Eğitim Merkezi'nde de çalışmalarını sürdüyor.
Karnınızın sesini dinleyip dansetmenizi öneriyorum sizlere de ve Lale Roche'un dans üzerine yazdığı şiirindeki gibi hayatla dansedeceğiniz nefis bir yıl diliyorum!
"Ruhun der ki!
Dans ederken bedenin
tüm evren sen!
Bir dönersin, yıldız!
pırıl, pırıl...
Bir dönersin, bulut!
yağmuru taşıyan...
Bir dönersin, ay olmuşsun,
elinde anahtar...
Bir dönersin, rüzgar!
özgürlüğe koşan...
Bir dönersin, güneş!
sımsıcak seni saran...
Evren sensin şimdi!
Bırak kendini müziğe...
ritme..."
- Lale Roche / 'DANS'

Saturday, January 06, 2007

Mutluluk Grip Aşısından Daha Etkili!




Havaların soğukluğu ve kış mevsiminin mutlakları nezle, grip ve soğuk algınlıkları… Grip aşısı, vitaminler v.s….Ve işte artık hastalıklarla mücadelede çok daha etkili ve basit bir yöntem var: ‘’Mutluluk ‘’

Mutluluğun yüzünüzde bir gülümsemenin ötesinde sağlığınıza iyi geldiğini biliyor muydunuz? A.B.D Pittsburgh’taki Carnegie Mellon Üniversitesi psikoloji bölümü profesörlerinden Dr. Sheldon Cohen ve ekibinin yaptığı son araştırmalar bunun bir kanıtı. Yaşları 21 ile 55 arasında değişen (ortalamanın 37 olduğu) toplam 193 sağlıklı yetişkin üzerinde yapılan araştırmada tıbbi check-up’ların yanısıra duygusal durumlarıyla ilgili testler de uygulanmış. Pozitiflik, negatiflik, mutluluk ve mutsuzluk gibi ruh hallerinin tespitlerinden sonra, deneklerin de izniyle kendilerine soğuk algınlığı ve nezle virüsleri uygulanmış. Enteresandır ki tıbbi sağlıkları aynı olmakla birlikte ruhsal durumu olumlu düşünceye daha yatkın olanların virüsler karşısındaki direncinin fazlalılığı ispatlanmış böylece… Genelde pozitif bir insan olmama karşın, dönem dönem duygusal sebeplere bağlı olarak yaşadığım mutsuzluklarımda ne kadar kolay hastalandığımı hatırlıyorum ben de… Gerçek mutluluk konusunun tartışması kadar sürekli mutluluğun da olmadığı da bir gerçek mutlaka… Ama diğer taraftan bir de sürekli mutsuzluk hali olan ve günümüzün toplumsal rahatsızlığı diye nitelendirebileceğimiz ‘’depresyon’’ konusu var. Yine Amerika’da yapılan bir başka araştırmada ( Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü –NIMH- tarafından) her yıl, nüfusun yüzde 9.5’u ya da bir başka ifadeyle 18.8 milyon Amerikan yetişkini depresyonla uğraşıyor. Ve bu insanların çoğu herhangi bir tedavi arayışında da değiller üstelik… ‘’Hayat yaşamaya değmez’’ mantığıyla her günü mavi yaşayanların sendromu depresyon… Ve tabii hormonal değişikliklerimiz göz önüne alındığında depresyonu erkeklerin iki katı fazla yaşayanlar genelde biz kadınlar arasında görülüyor. Özellikle de güneşin az olduğu kış aylarında serotoninin azaldığı ve insan ruhunun depresyona çok daha yatkın olduğu biliniyor. Durum Türkiye’de hiç farklı değil ne yazık ki 15-55 yaş arasındaki nüfusta en yaygın hastalıklar içinde depresyon ve anksiyete bozuklukları ilk beşte yer alıyor. Depresyon ilaçlarının en çok sattığı ülkelerden biri olmak bile bir depresyon kaynağı olabilir belki…Ve çok daha depresyonik bir haber de Dünya Sağlık Örgütü'nden geliyor: ‘’2020'de depresyon, kadınlarda ve gelişmekte olan toplumlarda başta gelen yeti yitimine yol açan hastalık olacak’’.

Mutluluk bir amaç değil bir yolculuksa gerçekten bu yolculuğa bir an evvel katılmanın zamanıdır diyorum. Özellikle yepyeni bir yılın en soğuk zamanlarında MUTLAKA YAPILMASI GEREKEN bu yolculukta hepimize bol şans!

Wednesday, January 03, 2007

Bir yıl geçti gitti...


Gaipten haber beklemekte Candy... 2007'nin ona neler getireceğinden bi'haber...

Friday, December 29, 2006

Umut, İnanç ve Sevgi

Saturday, December 09, 2006

as Richard Bach said...



"Every problem has a gift for you in its hands. "

Friday, December 08, 2006

gercek sevgi iyilestirir...



Kırık dökük ne varsa onarır... yine olması gerektiği yere koyarak devam eder...
ve ancak gerçek sevginin affedebilme yürekliliği iyileştirir herşeyi...

Wednesday, December 06, 2006

Life is beautiful...


Hey Candy!
Now it's time to sing a Sponge Bob song!

"In the morning, I feel the breeze
The sun washes over me..
The sound of water, the crashing sea
Is it only me..that feels alive
Its all ahead on me
'Cause it feels so right..
Just open your eyes and see that..
Life is beautiful [so beautiful]
So beautiful to me

Life can take you anywhere
You don't know where it leads you
But you know you're not alone
Just open your eyes and see that... "

Thursday, November 30, 2006

Hey Candy!


-Hey Candy what's going on?!... What's the matter with you?!...

"Get up
If you wanna survive
Get oh so alive
In your life
Everything falling out the sky on top of you
Now what you do?

Fill yourself up now
It's the love of your life
Shead a lead on me
All I know
Before it's gone
I always feel it's getting you down
And nothing's wrong

What's the matter with me?
What's the matter with me?
Me

Give up
If you wanna survive
Pick the sun back up
You got to get on the song lowly
What's the point?
It's funny 'til you left to kill yourself
In this town
So what's the matter with me?
What's the matter with me?
What's the matter with me?
What's the matter with me?
Me "


-Latin Simone lyrics by Gorillaz

Wednesday, November 29, 2006

Hop Hop Hop! Değiş Tonton!


Çocukluğumun çizgi filmlerini hatırlatan bir e-mail aldım bugün…
Hamur gibi şekilden şekle giren ‘’Tontonlar’’ ın, tek bir sloganla istedikleri modele bürünebilmelerini büyük bir hayranlıkla izlerdim o zamanlar… Hatta ruh halimi değiştirmek için sık sık kullandığım bir şakaya dönüşmüştü o meşhur ‘’Hop hop değiş tonton! ‘’ sloganı…
Mutsuzluğun dipsiz kuyularında kaybolduğum bu zamanlarda tekrar karşıma çıkmasıysa, evrenle yaptığım anlaşmanın bir sonucu belki…
Şimdi değişen tek şey zaman mı, değişmeyen duygular mı bilemiyorum…
Değişmekle değişmemek arasındaki bu değişim zamanında değiştiremediklerim ise ton ton…
Hala bir umut sesleniyorum hayata:
‘’Hop Hop Hop! Değiş Tonton!’’

Monday, November 27, 2006



Bazen bir Nina Simone şarkısı söyler bir kuş...

'' My poor heart is sentimental not made of wood

I got it bad and that ain't good!

But when the weekend's over and monday rolls aroun'

I end up like i start out just cryin' my heart out

He don't love me like i love him nobody could

I got it bad and that ain't good!

Like alonely weeping willow lost in the wood

I got it bad and that ain't good!

And the things i tell my pillow no woman should

I got it bad and that ain't good!

Tho folks with good intentions tell me to save my tears

I'm glad i'm mad about him i can't live without him

Lord above me make him love me the way he should

I got it bad and that ain't good!''

......................

Friday, November 24, 2006

Laughing?..


-''Thirteen Laughing At Eachother'' by Juan Munoz @ Istanbul Modern


'' We all laugh when we witness other people's pain. It's called schadenfreude. What we're doing is wish fulfillment. ''

-Adrian Edmondson


from Wikipedia: Schadenfreude is a German word meaning "pleasure taken from someone else's misfortune."

Monday, September 25, 2006

Dizi Dizi Hayatlar...



Ülkemizde en çok izlenenler sıralamasında yer alan tv dizileri, kurgu ve gerçek arasındaki çizgiyi ortadan kaldırabilme enteresanlığıyla hayatlarımızın içinde yer alıyorlar. Ve sonuç olarak bizler de dizi dizi hayatlarımızla, izleyici olmanın çok ötesinde bir yerlerde, hayretle izlenecek hallerdeyiz ülkece!..
Türkiye'de diziler televizyonların en çok izlenen yapımları olmaya devam ediyor. Ancak Türk izleyicisinin bu dizilerden etkilenişi, ekrana seyirci kalmanın çok ötesinde, neyin gerçek neyin kurgu olduğunu karıştırır hayatlarla sonuçlanıyor nedense… Televizyonun özellikle çocukların ruh sağlığı açısından yarattığı olumsuz etkileri dünyada hala tartışılırken, ülkemizde hiçbir yaş farkı gözetmeksizin televizyon dizilerine adapte olmuş yaşam tarzları mevcut. Günlük konuşma tarzlarımızın etkilemesinden, dizi kahramanlarını aşırı benimseyip yaşamlarımızın içinde yer alan gerçek kişiler sanmaya, dizide tercih edilen ürünlerin tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmesinden, günlük program ve alışkanlıklarımızı dizi yayın zamanına göre ayarlamaya kadar hayatlarımızda farklılık yaratabiliyor tv dizileri … Ve maalesef televizyonların yayın akışlarındaki ağırlıklarıyla bu durum devam edeceğe benziyor. Çocukların istatistiklere göre, okuldan daha çok zaman harcadığı ekran karşısı deneyimlerinin, beyinlerini uyuşturduğu deneylerle açıklanmış bir gerçek mesela. Görme, işitme ve algılama duyularından, okuma kabiliyetlerine, yaratıcılık ve hayalgüçlerinden, sosyal gelişimlerine gerçeklik kavramlarını olumsuz yönde etkileyen televizyon, ülkemizdeyse 7’den 70’e yarattığı etkileriyle toplum psikolojisini olumsuzlaştırabiliyor.
Televizyon dizilerinin neden izlendiği üzerine yapılan araştırmalara bakıldığında ortaya çıkan genellemeler şöyle:
§ Günlük yaşamın bir parçası ve çalışma ödülü olarak görülmesi
§ Kişisel ve sosyal iletişimin ihtiyaç kaynağı
§ Bireysel ihtiyaçları tamamlama, yalnızlıktan kurtulma unsuru
§ Karakterlerle özdeşleşme ve kahramanlaşma, idolleştirmenin yanı sıra çevrede benzer karakterlerde insan tiplemelerinin bulunmasına tanıklık etmek.
§ Fantastik kaçış psikolojisi, gerçek hayatta elde edilemeyen ekonomik ve sosyal unsurlara özenti oluşturması.
§ Gündemdeki sorunlara sıkça odaklanmaları açısından halkın rağbet göstermesi.
Bir şekilde yakından takip edip, izinden gittiğimiz Amerikan televizyonlarında da durum pek farklı değil haliyle. Özellikle bugünlerde dizi ratinglerinin ağırlığını kaybedip yerini reality show’lara bıraktığı tv kanallarında , polisiye dramaların toplum psikolojisini inanılmaz ölçüde etkilediği yazılıyor ve tartışılıyor. Mesela CSI ( Crime Scene Investigation) dizisi bir fenomene dönüştüğünden ‘’CSI effect’’ ( CSI etkisi) diye bir kavramdan bahsediliyor. Kişilerin suç ve suçlu kavramlarını çok derinden etkileyen bu dizinin, bugün Amerikan mahkemelerindeki jüri kararlarını bile değiştirebilecek bir güce sahip olduğu belirtiliyor. Sadece sıradan insanların değil, polislerin bile işlerine bakışını etkileyen bu dizi, bütün cinayetlerin ufacık bir kanıt unsurundan çözümlenebileceğinin beklentisini yaratıyor izleyicilerde.
Televizyonun toplum değişim ve gelişimi üzerindeki inanılmaz etkisi ve gücünün kullanımı sadece kanal yöneticilerinin değil hepimizin sorumluluğu olmalı aslında…Ne yazık ki günümüzde ‘’halk bunu istiyor’’ anlayışından öteye gidemeyen kanallarla, ne bulursak ‘’yarabbi şükür’’ deyip izleyerek ve bir de izlediklerimizle gerçeği ayırt edemeyerek kurgu yaşamlarımızla bizler, inatla durumu devam ettiriyoruz! Köle Isaura ile başlayan Brezilya dizisi kültürümüz hayatlarımızın kendisine dönüştü belki de zamanla… Bu dizilerdeki güçlü-güçsüz, fakir-zengin, güzel-çirkin her türlü tezat ve eşitsizliğin bitmek bilmeyen mücadelesi gerçek hayat sıkıntılarımızın önüne geçebildi belki de…‘’Kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit’’ sözünden hareketle, TV ile başlayan yapımcılık mesleğime, soğuk ve uzaktan bakıyor olmakla kendimi de kınıyorum, kızıyorum böylece! Çünkü kanal yöneticilerinden bağımsız diye sempati duyduğum film ve tiyatro yapımları kadar, televizyona da özenmek ve uğraşmak gerekiyor inatla ve ısrarla!
TV bağımlılığımızı bağımsızlaştırmanın yolu hepimizden geçiyor ve sebebi ne olursa olsun ‘’seyirci’’ kalmamak gerekiyor işte!.. Hepinize ‘’iyi seyretmemeler’’ olsun artık, lütfen!

Wednesday, September 06, 2006

Bu işin ‘’SIRRI’’ ne ki?...


“Sır”larla dolu bir şehirde yaşarken, okuduğum, gördüğüm ya da yaşadıklarımın analize mecbur kıldığı ilişkiler ve ona bağlı olarak “ilişkilerdeki mutluluğun SIRRI nedir?” sorusunun cevabı her zaman bir sır olarak kalacak belki de…

Büyük umutlar bağlanan ‘’ruh-eşi’’ ya da ‘’ruh ikizi’’ gibi kavramlara inanmasam da, kadın-erkek ilişkilerinde mutluluğun hakim olduğu bir beraberliğin varolabileceğini düşünmek istiyorum. İstemek yetmiyor tabii, görmek, gerçekleştirebilmek gerekiyor…İşte yine böyle mutluluğun sırrını merak ettiğim süreklilik zamanlarından birinde Times Magazine’in ‘’Boşanma’’ konusu üzerine çıkardığı sayısını okumuştum. Başarılı bir ilişkinin sırrı; “ Tek bir insan olmak değil, iki insan olarak, kendi kimliklerini koruyabilirken hala birlikte olabilmek ” olarak açıklanıyordu. İki ayrı insanken de birarada olabilmek, manipülasyon olmadan özverilerde bulunabilmek… Ya da tam aksi analiz ve tercümelerde yokolmak…Tıpkı Sofia Coppola`nin “Lost in Translation” filmindeki gibi… Sadece farklı diller ve kültürlere yabancılık değil, aynı dilleri konuşan insanların da ilişki süreci içerisinde birbirine yabancılaşabilmesi depresif bir sonuç her iki taraf adına da… Aralarındaki SIRların sayısı gitgide artıp ta işin içinden çıkamayan taraflar çözümü ayrılıkta buluyor ne yazık ki! Örnek aile kavramının çatırdamasından şikayetler, son yıllardaki boşanma istatistiklerinin yüksekliğiyle birleşince gazete ve dergilerde “boşanma” konusuna rastlanmak da sıklık kazanıyor. Amerika`da hergün 3500`ten fazla aile boşanmayla son bulması, bugünki boşanma oranlarının 1960`larin iki katından fazla oluşu, bu istatistiklerin sonuclarından bazıları. Türkiye için de durum hiçbir şekilde farklı olmadığı gibi, sadece ‘’boşanma’’ değil, hergün bir başka ‘’aldatma’’ hikayesiyle bulanıyor beyinlerimiz ve ruhlarımız…Hayatı hep bir romantik komedi hazzında yaşamak isteyen bendeniz de bu haberleri okuyup duydukça, bir de üstüne beraberlikler üzerine depresif ruh hallerinin yer aldığı filmleri izledikçe ‘’Mutluluğun SIR’’rının bir an önce keşfedilmesini diliyorum insanlık adına! Sonra bir zamanlar esprisini sıkça kullandığımız “What`s Matrix anyway?” (Hem Matrix dedigin nedir ki?) cümlesini hatırlıyor gülüyorum kendi kendime… Matrix`in SIR`rı , Nirvana`nın anlamı derken “İnsan Olabilmenin Sırrı”nı unutuyoruz belki de…
Sevmek ve sevilebilmenin SIRrını!..

Monday, September 04, 2006

Kukurukukuuuuuuuuuuu..... Güvercin Ağlama Artık!

Pedro Almodavar’ın en sevdiğim filmlerinden biri olan ‘’Hable con ella’’ ( Konuş Onunla)’da yer alan çok dokunaklı bir sahnenin şarkısıdır Cucurrucucu Paloma… Seven ve bu sevgisiyle acı çeken bir adamın yüreğinde ağlayan güvercin ruhundan bahseder. Gerçekten sevebilen insanların yüreğinde varolabilen güvercinler, sevgi yüzünden acı çekseler de, uçup gitmezler, gidemezler…

Filmin baş kahramanı Marco’nun dinlerken gözyaşlarına engel olamadığı şarkıyla ilgili yaptığı yorum ise şarkının kendisinden bile daha çok etkilemişti beni… Ne zaman anlamlı ve güzel bir şey görse ve yaşasa, o çok sevdiği ama ayrı düştüğü kadınla paylaşmak istermiş.
İşte ben de gerçekten tüm yüreğinizi ortaya koyarak sevebildiğinizde en keyifli olabilecek anların dahi o özel insanla paylaşılamadıktan sonra hiçbir anlamı ve keyfi kalmadığına inanıyorum. Çünkü ancak gerçekten tüm yüreğinizi ortaya koyduğunuzda hissedebilirsiniz göbeğinizdeki sevgi kordonlarını… Acı da çekseniz, mutsuz da olsanız, kesip atamadığınız o kordonlarla beslenir, o kordonlarla nefes alırsınız. Beklediğiniz ve ne kadar zorlasanız da bir türlü size akamayan bir sevgiyse sözkonusu olan, kordonlara dolanır, düğümlenir ve hatta o kordonlarla boğulduğunuzu hissedersiniz…

Hiç kopmayacak kordonlarıyla birbirini gerçekten sevebilen iki insan hayal midir bilemiyorum…. Ama hiç kuşkusuz onların yüreklerindeki güvercinlerin kanatları uçup gitmeye değil, birbirlerini sarıp sarmalamaya yarıyordur eminim!

Uçup gidemese de tek başına kalmış güvercinin ruhuna sesleniyorum: ‘’Yeter artık ağlama!’’


‘’ Cucurrucucu ... Cucurrucucu...
Cucurrucucu... paloma, ya no llores’’

Thursday, August 31, 2006

İyi ki de dönmüşüm!

15. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nin bir parçası olarak sahnelenen oyunumuz “WALL”, New York’tan İstanbul’a uzanan bir duvarın ötesine geçen NewYorklu oyuncuların İstanbul’a aşık olmasıyla nihayetlendi.

Mesleğim olan “Yapımcılık” kavramını anlatmaya çalışan mini broşürler bastırmayı düşündüğüm bir dönemde uluslararası tiyatro festivaline kabul edildi oyunumuz ‘WALL’...
İlk kez 2004 yılında New York Kraine Theater’da ‘1001 New York Nights’ adıyla sahnelenen bu oyun, yönetmen dostum Handan Özbilgin ile birlikte çıktığımız yolda inandığımız bir yapım olarak yerini almıştı. Handan’ın 1001 Gece Masalları’ndan esinlenerek yazdığı ve 11 Eylül sonrası NewYork ruhunu yansıtan bu kara mizah türündeki oyunun nihayet İstanbul’lu sanatseverlerle buluşuyor olması inanılmaz heyecanlıydı! Tabii benim haricimdeki 8 kişilik ekibin hepsinin hala NY’ta yaşıyor olması ve prodüksiyonun maddi-manevi yükünün sırtımda bulunması gibi inanılmaz stresli tarafı da vardı! Sonuçta ekip geldi, perde açıldı ve oyun başarıyla sahnelendi! Bunlar olayın görünen tarafıydı ve bir de sahne arkası olarak tarif edilebilecek bir ‘NewYorklular İstanbul’u keşfediyor’ boyutu vardı ki, eski bir NewYorker olarak ben en çok bu kısmından keyif aldım. Hele hele de Cathy, Garry, Ryan ve Roya’yı bir hafta boyunca evimde ağırlamak durumunda kalıp sürekli NY-İstanbul karşılaştırması yapılınca! Aslında sanırım eskiden NY’ta yaşıyor olmamdan ve şimdi yine yeniden son derece mutlu bir İstanbullu yaşantımdan kaynaklanan meraktı onlarınkisi…
Geldikleri andan itibaren İstanbul’dan büyülenen tüm diğer turistler gibi tepkiler verdiler önce… Sonra geceleri boğaza karşı oturduğumuz terasta uzayan sohbetlerimizde New York tüketildi nedense… Manhattan adasının içindeyken insanı kuşatan o dünyanın merkezindeyim inancının dışına çıkmış olmaktan bahsedildi. Sürekli bir yerlere yapılan koşturmacalı ve zor hayatların bazen bir illüzyondan öteye geçmediği düşünüldü. Istanbul’un da aynı şekilde zorlu bir metro şehri olduğunu anımsatınca aldığım cevap şaşırtıcıydı: ‘Burada herşey daha gerçek’!
NY’ta yapabilirsen heryerde başarırsın ve bir kere NY’ta yaşadıysan seni hiçbir şey kolay kolay şaşırtamaz inançlarının dışında, hiç uyumayan bir şehrin yaşayanları için enerji tüketicisi olmasının sonucuydu belki bu yorumlar… Yorgun savaşçılar için tatlı bir kaçış gibiydi İstanbul. İçinde yaşarken hiç de öyle olmadığını ifade etmeye çalıştıysam da, sanırım davulun sesi uzaktan kulağa hoş gelir misali buradaki yaşantım cazip gelmişti onlara. Aktörlük gibi zor ve muammalı bir yolda sabır ve inatla ilerleyen bu dostlar için hayatlarının bir dönüm noktası oldu belki de bu yolculuk. Benim içinse, neden döndüğümü bir türlü anlayamanlara bulmaya çalıştığım cevaplar arasında kaybettiğim benliğimi tekrar bulma fırsatı!
New York yaşanması gereken bir tecrübe insan hayatında. Bencillik boyutuna varmadan bitirilmesi gereken bir macera olarak kaldı benim hayatımda. Ve şimdi İstanbul’da olmanın dayanılmaz hafiliği bir kez daha onaylanınca NewYorklularca, ‘İyi ki dönmüşüm’ demekten başka bir şey kalmıyor bana da!..

Sosyal Dengelerden Dengeli Sosyalleşmelere...

İş dünyasının sorumluluklarını sırtınızda hissederken sorumsuzca sosyalleşmek istediğiniz oldu mu hiç? Ya da iş ve sosyal yaşam dengelerinde “dengesizlik” kelimesinin anlamını kavramak zorunda kaldığınız? İşte yaşamın sosyal dengelerinden, dengeli sosyalleşmelere kurulmaya çalışılan köprülerle, bu köprülerden geçmeye çalışan hayatlara dair bir paylaşım öyküsü benimkisi de…

İnsan hayatında 30’lu yaşlar, mesleki ve sosyal yaşam adına birtakım dengeleri kurmaya başladığı ya da en azından öyle olması beklendiği zamanlardır. Benim hayatımdaysa kariyer hırslarıyla sosyalleşme sevdalarının bir türlü dengelenemediği bir zaman dilimi nedense!.. İş dünyasındaki hedeflerimin hiç azalmadan, aksine her yeni günle birlikte çoğaldığı bugünlerde, kurulmaya çalışılan dengelerin aslında dengesizlikten öteye gidemediği durumlarla yaşamayı öğrenmek gerekiyor belki de...
Bazen bir noktadan sonra hayatınızda ruhunuzu besleyen en önemli şeylerden biri olan arkadaşlık ve dostluk kavramları bile şekil değiştirmeye başlıyor. Meslekten olan ya da iş dünyasında tanıştığınız insanlar, sosyalleştiğinizi düşündüğünüz iş dışındaki zamanlarda da yanınızda yer alan seçilmiş arkadaşlarınız olabiliyor. Böylece sosyalleşmeye ayırdığınız anlarınızda hala işten konuşabilip, “iş tatmini” durumunu abartarak vicdani bir rahatlama yaşayabiliyorsunuz.
Tabii çoğu sosyal grupta olduğu gibi iş dünyasında da cinsiyet farklılığı ile değişebilen durumlar sözkonusu. Sosyalleşirken işadamı ya da işkadını olmanın farkedebildiği durumlar bunlar. Kadınlar grubuna dahil bir kimse olarak hemcinslerim adına işkadını perspektifinden durumu açıklamaya çalışayım isterseniz. Mesela kadın olmaktan doğan farklılıklarınızı, iş hayatının gereklilikleriyle birleştirdiğinizde zaman darlığı en büyük sorunlardan biri olabiliyor. Çünkü bir kadın olarak kendinize gösterdiğiniz özen ve bakım da, iş ve sosyal hayat dengelerinizin ayrılmaz bir parçası! Örneğin kuaförde geçirilen zamanlara acısanız da orada olmak zorunda kalabiliyorsunuz bazen. İşte böyle bir durumda NY’ta en sevdiğim mekanlardan biri olan “Beauty Bar” ( Güzellik Bar) rüyalarımın gerçekleştiği ender yerlerdendir. Sosyalleşmek adına dostlarla birlikte olunurken, bir güzellik salonunda geçirmeniz gereken zorunlu zamanı aradan çıkarabileceğiniz bir rüya mekan belki de! Sosyal yaşam dengelerimi kurma çabalarımın en güzel adreslerinden biri olan bu mekan “İçelim Güzelleşelim” deyiminin anlamını bulduğu bir yerdir aynı zamanda! Dostunuzla içilen doğumgünü içkisinden, iş çıkışı yapılan kısa toplantılara bir taşla iki kuş vurulabilen “Beauty Bar” gibi bir mekan, bir kadın olarak iş ve sosyal yaşamınızda aradıklarınızın biraraya gelebildiği bir yerdir. Üstelik de hem kadınlara hem de erkeklere açık unisex bir güzellik salonunda güzelleşirken, güzel güzel iş konuşabilirsiniz!
Bir de ister işkadını olun ister işadamı, temizlik için yardımcı tutma lüksünüz yoksa ve annenizle yaşamıyorsanız, sevmeseniz de yapmanız gereken birtakım işleriniz vardır: ‘Çamaşır yıkamak’ gibiJ Böyle bir durumda “Beauty Bar” daki durumun benzeri olan bir başka hayal mekan önerebilirim size : “Laundry Bar” ( Çamaşırhane Bar) . Miami’deki bu barda içkinizi yudumlarken geçen zamanda çamaşırlarlarınız yıkanmış olabilir.
Sistemlerin çok çalışma ve çok tüketme üzerine kurulu olduğu hayatlarımızdaki sosyal dengelerde, dengeli sosyalleşmeye çalışmak bir hayal gibi… Bu noktada benim aklıma gelen tek çözümse bu tip çok fonksiyonlu mekanların hayatlarımızda çoğalması! İş ve sosyal yaşamdaki dengeleri daha rahat kurabileceğiniz bir “Bakkal Bar” ya da “Supermarket Restaurant” gibi hayal mekanlar varolsa fena mı olurdu sizce?!

Wednesday, August 30, 2006

Yerinde Olsam…

İnsan ilişkilerinde en zor yapılan şeydir ‘kendini karşıdakinin yerine koyabilme’. Hayatı sadece kendi pencerelerimizden görme bencilliğinde, empati denilen yüce kavramın gücünü unutur, limitli seçeneklerimizi yaşama yüzeyselliğine mecbur oluruz çoğu zaman. ‘YeriNde Olsam’ların yerine ‘YeriMde Olsaydın’lar konulunca da aynı kısır döngülerde dolaşıp durmaktan öteye gidemeyiz.

Bir akşam vakti kafamızın üzerinden geçen iş makinası kepçelerinden yürüyemediğimiz Beyoğlu sokaklarında buluşmuştuk züp kardeşimle... New York’tayken kurduğumuz Züperler grubunun (Bir çeşit Süper insanlar topluluğu:), kardeşim kadar yakın hissettiğim üyesiydi Dilek ve biz züp kardeşliğimizi sürdürdüğümüz İstanbul semalarında en çok sevdiğimiz sinema aktivitelerimize bir yenisini ekleme heyecanıyla Beyoğlu Majestic sinemasına varmıştık. ‘Chick flick’ diye tabir ettiğimiz 'kızsal' bir film izleme keyfimiz, sinema salonunda ikimizden başka kimsenin olmamasıyla daha film başlamadan doruklara ulaşmıştı! Film boyunca her türlü tepki özgürlüğünü yaşayıp beklediğimizden çok daha derin bir ‘chick flick’le karşılaşınca da hafızalarımıza kazınan bir gece daha gerçekleşmiş oldu...
IN HER SHOES ( Yerinde Olsam) tek ortak noktaları ayakkabı numaraları olan iki kızkardeşin öyküsü. Maggie ( Cameron Diaz) ve Rose Feller ( Toni Colette) birbirinden bu kadar farklı olmalarına rağmen aile değerlerine gelince inanılmaz yakındırlar. Liseyi zar zor bitirmiş, hiçbir işte dikiş tutturamayan Maggie tam bir parti kızıyken, ablası Rose, Princeton mezunu başarılı bir avukat ve son derece sorumluluk sahibidir. Maggie’nin karşı cinsi sadece dış gürünüşüyle etkilemesinin tersine Rose’un fiziksel olarak kendine güvensizliği de bir başka tezat noktalarıdır. Felaket diye nitelendirilebilecek duygusal bir dağılmadan sonra, iki kardeş zorlu bir yolda, varlığını sonradan öğrendikleri büyükannelerinin ( Shirley MacLaine) de yardımıyla birbirlerinin gerçek değerlerini anlarlar. Belki de ilk kez empati kurup, birbirleriyle gerçek barışı sağladıkları vakitteyse kişisel olarak içsel huzura da erişmeyi başarmışlardır.

"L.A. Confidential," "Wonder Boys" ve "8 Mile," filmlerinden tanıdığımız yönetmen Curtis Hanson imzasını taşıyor film. Jennifer Weiner’ın aynı adlı ve en çok satanlar listesinde yeralmış romanından uyarlanmış ve Curtis Hanson’a göre tema itibariyle daha önceki filmlerinden hiç de farklı değil. “Sonuçta bu filmlerin hepsi, hayatlarıyla ne yaptıklarını anlamaya ve kendini keşfetmeye çabalayan karakterlerle ilgili” diyen Hanson, karakterlerin insanı bir bağlantı ve aile özlemi içinde olduklarını da vurguluyor. Bir tarafta fiziksel güzelliğini kendine güvensizliğine karşı maske olarak kullanan Maggie, diğer tarafta sadece kariyer peşinde koşarak kendini insan ilişkilerine kapatmış olan Rose ve bu karakterlerle kurulmuş evrensel temalı bir film ‘In Her Shoes’...
Aslında çok farklı tablolar çizmelerine karşın aynı izolasyonla, büyük bir yalnızlığın içinde iki karakter. Tıpkı ‘Dost Acı Söyler’ deyimi gibi ‘Sizi en yakından tanıyan kişi aslında sizi en çok incitebilecek olandır’ gerçeğinin bir hatırlatması. Ve aynı yakınlıktaki kişinin aslında en çok canınız yandığında size yardımcı olabileceğinin de inanılmaz tezatlığı! Büyük bir risk olan ‘sevebilme’ kabiliyetinin, ‘sevememe’ riskine bağlı doğacak müthiş yalnızlığa oranla çok daha avantajlı olduğunun anlatımı... Filmin sonunda iki kardeşin birbirlerini gerçekten anladıklarında, Maggie’nin Rose’a “Kalbini taşıyorum... Kalbini kalbimin içinde taşıyorum” diyerek kurdukları iletişim köprüleri, bana hayatta göze alınması gereken tek riskin gerçekten sevmeyi becerebilmek olduğunu düşündürüyor. Yargısız, beklentisiz ve eşine çok zor rastlanabilecek bir dostluk sevgisini bana yaşatan züp kardeşimin de aynı fikirde olduğuna şaşmıyorum! Ve eve dönerken çok sevdiğim bir Bill Withers şarkısı takılıyor dudaklarıma ‘Use Me’... Sevdiğinin onu kullandığını söyleyenlere isyan eden ve sevgisine sınırsız hak tanıyarak ‘Kullan Beni’ boyutunu yaşayan bir adamın şarkısı bu! ‘Bu kadın seni kullanıyor’ diyen kardeşine ‘Yerimde olsaydın anlardın’ karşılığıyla isyan eden bir adam...Sevme riskine en uç noktada cesaret ederken empati arayışlarını dile getiren adam... Ve benim belki de keşke ‘Yerinde Olsam’ diyeceğim bir adam! Bir ninni gibi mırıldandığım ‘Use Me’ şarkısıyla, diğer ayakkabıları giyebilen ve gerçekten sevebilen adamlara dönüşebilme hayalleriyle uykuya daldım o gece...

“I said brother if you only knew
you'd wish that you were in my shoes
You just keep on using me
until you use me up

Monday, August 28, 2006

Sonbahar, Kış, İlkbahar, Yaz.... ve Sonbahar tekrar!

Birkaç yıl önce izlediğim bir Kore filminde, Budist bir rahibin mevsimlerin değişimiyle birlikte doğumdan ölüme varoluş ritmi anlatılıyordu. Tutkulu gençliğin sembolü yaz mevsiminin ardından gelen sonbahar ise uslanmanın, durulmanın ifadesiydi. Her nedense her Eylül’ün başlangıcında aynı hüznü hissediyorum ben de... Mecburi dinginliğe isyanlarda, coşkulu zamanlara özlemlerde garip bir geçiş dönemi yaşıyor ruhum.

Gölün ortasındaki sessiz bir yüzer tapınakta yaşayan iki keşiş, dünyevi meselelerden tamamen sıyrılmış oldukları halde, hayatın tutku ve acılarından kaçamıyorlardı filmde. İzole oldukları adada geçen dört mevsim, eşsiz güzellikte manzaralarıyla insan ömrünün anlatımıydı. Bu yaz ben de sevgilim İstanbul’un güzelliğini izleyerek mümkün olduğunca izole kalmaya gayret ettim nedense... İşler güçler biraz bahane oldu başlarda sonra baktım birkaç günlük bir ayrılık bile sevgiliye ihanet gibi hissettirebiliyor, uzaklaştırıyor ve tekrar yakınlaşmak için çaba sarfetmek gerekiyor, sahip çıkmaya karar verdim bu bağımlılığa. Aşırı sıcakları ve coşkulu atmosferiyle hem ateşli hem tutkulu bir bağımlılıktı bu. Şimdi sonbaharın habercisi Eylül gelmiş çatmışken kapıya, bağımlılıklardan vazgeçilmesi gereken hüzünlü bir yeni dönem başlıyor sanki hayatımda. Aslında filmde sonbahar ile sembolize edilen ömür dönemine tam denk geliyor içinde bulunduğum yaşlar. İlkbaharın çocukluğunu ve yazın gençliğini geride bırakmış, ama kışın yaşlı olgunluğuna henüz ulaşamamış bir zaman dilimini yaşıyorum işte... Sancılı ama hala bir umut, mecburi durgunluğa isyanlarda bir zaman.... Tutkunun keyfi ve acısından, neşe ve hüzne, suçluluk duygusundan düşünebilmeye ve duyarlılığa, karmakarışık içselliklerde kayboluyorum... Kimbilir belki de insan ruhunun tecrübelerden ders çıkarıp, biraz akıllanıp uslanabildiği bir mevsimdir sonbahar. Aşkın coşku ve çılgınlığı yazın, ayrılığın acısı ve hüznü sonbaharla ifade bulur çoğu zaman... İnsanın gözüne perde indiren aşkın bittiği ve ayrılığın üzüntüsünün giderek soğumaya başlayan havalarda, yeşilden sarıya dönen yapraklarda kendini belli ettiği bir zamandır sonbahar! Ve ayrılığın ilk aşaması nasıl inkara dayanıyorsa Eylül de işte aynı şekilde, sıcaklıktan henüz vazgeçemeyen, yakınlaşan soğukları kabullenmek istemeyen bir kimliğe bürünmüş gibidir. Gündüz dışarı çıkarken sıcak gibi görünse de akşama doğru çok soğuyacağını bildiğinizden düşünerek giyinmeniz gerekir. Yazın umursumazlığı ve hafifliği kaybolmak zorundadır artık. Düşünerek, umursayarak yaşayınca da uslanmış olur insan işte! Biraz daha büyüyüp durulmak zamanıdır Sonbahar’lar... Tabii içinizde iflah olmaz bir çocuk varsa benimki gibi isyan kaçınılmazdır! Bu durum bazen üşüyeceğinizi idrak etmenize rağmen hala yazlık kıyafetlerle dolaşmaktaki ısrarınıza benzer... En sonunda ya hasta olursunuz ya da kendinizi korumak adına mecburi bir kabullenişle dinginliği buyur etmek zorunda kalırsınız. ‘’Hoşgeldin’’ demeseniz de, o dinginlik ruhunuzun kapılardan içeri bir kere girdikten sonra , ister istemez bir uslanma ve durgunlaşma dönemi başlamıştır artık... Sonra durgunluğun üzerinizde yarattığı ağırlığa herkes gibi siz de şaşıp kalırsınız öylece! Ama şanslıysanız eğer, isyan etmeyi bırakmış ve uslanmış da olsa , her daim ‘Buradayım!’ diyen çocuk yetişebilir imdadınıza! Sonbahar’da da oynanabilecek keyifli oyunlar vardır elbet ve Eylül bu yeni keşifler için bir başlangıçtır belki...
Sonbahar, Kış, İlkbahar, Yaz.... ve işte tekrar Sonbahar! Keyifli oyunlarla dolu bir Eylül olsun hepimize!

Friday, August 25, 2006

Yuppie değil, Yeppie !


1980’lerde batıdan doğuya doğru gelen “Yuppie”lik akımı, para ve kazanma hırslı kariyer ruhunu temsil eden bir kavram olarak girdi yaşamlarımıza. Ruhun devam ettiği ama kavramın gözden düştüğü günümüzde, yuppie’lerin kaymağı toplama amaçlarından farklı olarak, tecrübe sevdalısı bir grup çıktı ortaya: ‘Yeppie’ler. İnsanın 20 ‘li yaşlardayken ne aşka ne de kariyere bağımlılık gösterememesi mükemmeliyet arayışı olarak yorumlanabilir belki… Ama bu arayışı 30’larınızda ya da 40’larınızda hala sürdüyorsanız işte o zaman belki de ‘yeppie’ sendromunuz olabilir. Oxford’da bulunan ve sosyal sorunları araştırma merkezi olarak faaliyet gosteren SIRC tarafından yayınlanan bir raporda hayatla ilgili kararlarında rüya peşinde koşarak büyümeyi reddeden ve tecrübe peşindeki mükemmeliyet arayışçıları olarak tanımlanan bir grup ‘’Yeppie’’ler. Bir anlamda bol tecrübeli ama tatmin duygusundan yoksun kişiler. Arayışlarımın sonsuzluğunda, yeppie sendromlu günlerimin kendimden başkasına zararı yok nasılsa diye düşünsem de tatmin hazzının özlemindeyim. Tatmin ve tatminsizlik arasında kimilerine göre ince bir çizgi varken, Salvador Dali’nin ‘Mükemmeliyetten korkmayın. Asla erişeyemeyeceksiniz’ sözlerini hatırlıyor, düşünüyorum... Yeppie olmak ya da olmamak, işte bütün mesele!

Hey Kids, Rock and Roll !


--NYC, 2003---

“Hey Kids, Rock and Roll
Nobody tells you where to go …”

Jones Beach Tommy Hilfiger Acıkhava Tiyatrosunda , okyanusun kıyısında, sonbahar rüzgarlarının soğukluğuyla tezat, mehtaplı gecenin güzelliğiyle barışık, insanın içini ısıtan sarkılarıyla R.E.M, konser keyfine yepyeni bir anlam kazandırıyor bendenizde… Michael Stipe sahneye çıktığında “We`re R.E.M and this is what we do” ( Biz R.E.M`iz ve yaptıgımız iş de budur) dese de, grubun müzik ve performansındaki ayrıcalık bu mutevaziliğin çok daha ötesinde… R.E.M alternatif rock muziğin temel taslarından biri olduğunu bir kez daha kanıtlıyor 28 günlük Kuzey Amerika turunda! “In Time: The Best of R.E.M 1988-2003” albümlerinin tanıtımı için gerçekleştirdikleri turda “Man on the Moon”, “Everybody Hurts”, “At my most beautiful”, “What`s the frequency, Kenneth?” gibi sarkılarının yanı sıra zorla da olsa bir “Losing my Religion” dinlemek, herşeyde oldugu gibi müzikte de kalitenin, zaman kavramını nasıl aşabildiğine tanıklık ettiriyor!Sıradısılık, zamana karsı bu ayrıcalıgı yaratıyor belki... Belki de sıradan görünen herşeyde sıradışı bir şeyler bulmayı başaran beyin ve ruhların yarattığı bir farklılık bu… Ve sıradısılıkların şehri New York`ta yasamak, zamana vurulan damgalarla, tüm zamanların ötesine geçebilme ayrıcalığını hissettiriyor. Radyo ve Televizyon Müzesinde katıldığım “Sex and the City” dizisinin seminerinde kadronun dört güzeli ve yapımcının ortak noktası New York sehrinin kendisinin dizinin ilham kaynagı oluşu. Dizideki birbirinden renkli dort kadin karakterinin aralarindaki dostluk, sehrin bireyselligine isyan ettiginden belki de özlenen ve istenen bir kavram New Yorklular için… Karakterlerin hiçbirinin geçmisinden bahsedilmemesi, New Yorklular için yabanci bir kavram degil. Geçmişlerin unutulduğu, sadece bugünün yaşandığı, aile ve akrabaların yerini seçilmis arkadaslıkların aldığı bir şehir burası… Uzun yıllardır arkadaş olduğunuz birinin evini hiç görmemiş olmanız ya da ailesine dair hiçbir fikriniz olmaması son derece normal… Bu yabancılaşmada yabancı olmamayı yaşamak bu şehir insanının gel-gitlerinin sebebi belki de… New York ‘Cumhuriyeti’ni en guzel anlatan yazarlarımızdan biri Buket Uzuner`in de geçtiğimiz hafta burada olusu ve içten söyleşisiyle New Yorklu Türk okurlarıyla bulusmasını yaşamak da bir baska ayrıcalık… Kişiliğindeki samimiyeti kalemine de yansıtan Uzuner`in İngilizce`ye çevrilmis kitaplarının Amerikalı okurlarıyla bir an önce aynı samimiyeti yakalamasını ve “Barnes and Noble”da en cok satanlar bölümünde yer almasını diliyorum. Uzuner NY`u yaşamıs ve deneyimlerini aktarmiş bir yazar. Bir de Amerika`ya hiç gelmeden Amerikayı ve Amerikalıyı hayranlık uyandıracak derecede analiz etmeyi başaran ve anlatan bir yazar / yönetmen var; Lars Von Trier. Trier`in NY Film Festivalinde görme şansını yakaladığım “Dogville” filmi Danirmarkalı yönetmenin zekasının bir başka kanıtı niteliğinde… “Çok gezen mi, çok okuyan mı çok bilir” tartışmasına yeni bir boyut ekleyebilir diye düşündüğüm Lars Von Trier hiç sıkılmadan izlenen uç saatlik filmiyle Hollywood sinemasina alışkın Amerikalıların bile aklını karıstırmayı başarıyor. Başrol oyuncusu Nicole Kidman`ın da geceye katılm , böylesine ender bir güzelliği yakından görme ve onaylama Şerefiyle birlikte kadınsı bir kıskançlık huznu yaratsa da, “Siz o Hollywood starlarının öyle göründüğüne bakmayın” masalları var nasılsa diyorum… Satis ve pazarlamanın beşiği olsa da Amerika , farklılıkların profesyonellikle birleşimi olmadan olmuyor burada ilerlemek! Iste belki de bu yuzden NY`ta yaşamak müthiş bir tecrübe oluyor. Sürekli yeni ve farklı şeyler yaratma fikri ve enerjisiyle dolu bir şehirde başarmak aynı enerjiyi yakalayabilmekte saklı çünkü… Bir başka NY`lu Greenwich Village sakinlerinden ve sinemanin çılgın çocuğu Quentin Tarantino dörduncü filmi “Kill Bill” in birinci bölümüyle tartışıla dursun , Tarantino`nun NewYorker dergisindeki röportajını okuyunca daha iyi anlıyorsunuz yönetmeni… “Izleyici ve yönetmen ilişkisi Sado-Mazohist`tir ve izleyici Mazohist olandır” diyor Tarantino ve hemen ardından ekliyor “ Duygularla dalga geçmeyi seviyorum ve bana yapıldığında da hoşuma gidiyor”. Aşk ve nefret ilişkisinin sehri New York`ta yaşam çoğu zaman Tarantino filmlerinden farksız bir biçimde ilerliyor… Ve Yönetmen New York`u anlamak ya da anlamamak hiçbir şey değiştirmiyor!

Al Pacino'lu ''Chinese Coffee'' Keyfi

--NYC, 2002--


“New York`ta yaşamış olanları kolay kolay hiçbir şey şaşırtamaz” diyenlerin hakkını yememek lazım! Farklı kültürlerin, binlerce farklı karakterin yaşadığı bu şehrin havası bile hiç beklenmedik zamanlarda beklenmedik değişiklikleriyle sürprizler yaşatırken insana, sürekli bir yerlere yetişmeye çalışarak geçen hayatlar inişleri ve çıkışlarıyla insan psikolojisi üzerinde de aynı dengesiz halleri yaşatıyor… Hayatta dengeler ne kadar önemliyse, New York`ta dengesizlikleri dengelemek o kadar çok önem kazanıyor belki de… Şehrin bütün o kalabalığına rağmen herkesin şikayet ettiği yalnızlık duygusu o kadar çok bütünleşmiş ki bu şehirle, yalnızlığın bozulup da paylaşımların başladığı noktada bu şehrin insanın da kolaylıkla bozuluyor dengesi… Belki bu dengeleri yakalamak adına herkesin ısrarla koruduğu bireyselcilikler, bazen “space” (bosluk/alan), bazen de “privacy” (ozellik/gizlilik) ihtiyaçları adı altında gündelik yaşamın zaruriyetlerini teşkil ediyor… New York`un en büyük özelliği olan renkli kültürlerin birleşimi, her dilden, dinden ve ırktan insanın birarada oluşuna en büyük tezat belki de New York insanının en kolay kaybettiği “Tolerans” duygusu! Yaşam mücadelesinin zorluğu, tek başına başarmak zorunluluğuyla birleşince kaybedilmesi an meselesi “Tolerans”ların… Avrupa sinemasını izleyicilerle buluşturan Lincoln Plaza`da gördüğüm “L`Aberge Espagnole” filmi, bir Fransız gencinin eğitim amaçlı gittiği Barcelona`da “tolerans” kavramıyla kurduğu Gerçek Dostlukların değerini çok güzel anlatıyor… Hep o özlediğimiz sıcaklik, bir türlü adını koyamadığımız ama bir şeylerin eksikliğnin çok iyi farkında olduğumuz New York`ta, bu duygularin oluşması için ne kadar gerekli olduğunu aslında “Tolerans”ların belki de... Sosyal yaşamın hızıyla “tolerans” arayışlarının unutulduğu şehrin aşk-nefret ilişkisi gibi büyülü zamanları bunun sebebi belki… İşte bu toleranssızlığa nefretli olduğum zamanlardan birinde şehre aşkımı canlandıran Tribeca Film Festivali çerçevesinde Al Pacino`yla paylaşılan “Chinese Coffee” keyfi herşeyi unutturmaya yetiyor… “Chinese Coffee” Pacino`nun başrolünü ve yönetmenliğini üstlendiği ve kendi parasını koyarak bağımız gerçeklestirdiği nefis bir Off-off Broadway filmi! Evet orjinali bir Off-off Broadway oyunu olan ve daha çok konuşma ağırlıklı, `80 li yılların Greenwich Village`inde bir yazarın öyküsünü anlatan bu filmdeki sadelik, Hollywood sinemasının zengin görüntülerinden uzak belki ama hepsinden daha zengin içeriğiyle cok daha dokunaklı! Pacino`nun aslında 2000 yılında yaptığı bu film ilk kez ve çok özel bir gösterimle Tribeca Film Festivalinde izleyicileriyle buluşuyor. Eski dostlar Robert De Niro ve Al Pacino filmin gösterimi öncesinde filme dair yaptıkları konuşmada sinema aşkının buluşturduğu ender rastlanan bir dostluğun örneğini teşkil ediyorlar birlikte… Filmin etkisi bir yana filmden sonra Pacino`yla film üzerine tartışmalar ve konuşmalar bölümünde gözümde “Cool” kavramını ölümsüzleştiriyor Al Pacino! New York`ta yaşadığım ve TV/Film prodüksiyonuyla uğraştığım için ne kadar şanslıyım diye düşünürken Pacino`nun sözleri, bunun şanslı bir sonuçtan ziyade bir “seçim” olduğunu hatırlatıyor bana! Al Pacino; “Hayatta herhangi bir şey için gerekli İŞTAH ve isteğin varsa, o işin olmaması için hiçbir neden göremiyorum” derken, mesleğime duyduğum iştahın kabarıklığı ve New York`ta yaşamı tecrübe etmeyi ne kadar çok arzuladığım aklıma geliyor… Yaşama karşı duyduğumuz iştahın yarattığı “Carpe Diem”lerde mutluluğu yakalamak, aşka, sevgiye ve dostluğa iştahla sarılarak toleransları kolaylaştırmak ilişkilerimizde… Özgür beyinler ve bireylerken de paylaşımların olabileceğine inanmak yürekten isteyince! Belki Çin, belki Yunan, belki Amerikan belki de bir fincan Türk kahvesi keyfiyle buluşabilmek sevgiliyle ya da dostlarla! Toleransın rüya olmadığı, tahammüllerin sınırsızlaştıgı bir rüyalar şehri New York… İste bu da benim rüyam!

Fast Food, Fast Women...

--NYC, 2001 --

Fast Food, Fast Women...

Yer: New York City
Cag: Millennium
Yaş: 20’li bir şeyler
Medeni Durumu: Bekar

“Single Life Style” diye bir kavramla tanışmanın hemen hemen mümkün olmadığı New York’ta, teknolojinin insan ilişkilerine bile bir yön verdiği 2001 yılındayız. 42’nci Cadde ve Times Square’in ışıklı panolarının rengarenkliğinin baştan çıkarıcılığı, dört mevsim ayrı bir keyif Central Park’ın huzura kaçış mekan olma özelliği bile şehrin “Yalnızlar” şehri olduğunu unutturamıyor. Tek başıma yemeğe ya da sinemaya gitmenin büyük bir keyif olduğunu savunmaya başlayan ben de, son günlerde nereye baksam, hangi arkadaşımla konuşsam aynı şeyleri işitmekten bu yalnızlığın bir seçim mi yoksa sonuç mu olduğunu sorgular oldum...
“Bekarlık Sultanlık Mı?” sorusunun sebebi “Sex and the City”nin kadın karakterleri mi yoksa Barnes and Noble’da en çok satan kitaplar bölümünde “İstediğiniz ilişkiyi bulmanın kuralları” turlarına her gün bir yenisinin eklenişi mi bilemiyorum. Gelişen teknolojinin İnternet aracılığıyla tanışma olanağını arttırırken, yüzyüze iletişimi önemsiz cliche, “Seni ararım”ların yerini “E-mail gönderirim”lerin alışı belki de... İsrail asıllı yönetmen Amos Kollek son filmi “Fast Food, Fast Women” da bu şehre ve ilişkilere değinen bir başka örnek. Filmin 35 yaşını kutlamaya yakın hayatını analiz eden ana karakteri Bella’nın yaşamından kesitler hiç yabancı değil bugünün New York’lu kadınına... İnsan ilişkilerindeki içtenliğiyle dikkat çeken Bella, Wall Street’teki kariyeri yerine bir diner’da garsonluk yapmayı tercih ederken, materyalist bir dünyada duygusallığı aradığını vurguluyor. Diğer yandan, büyük şehirlerin, kariyer odaklı yaşamlarında, köpek-kedi sahibi olmak bile büyük sorumluluk gerektiriyor. Gökdelenlerin büyüklüğü, studio dairelere sığdırılmaya çabalanan hayatlarla tezat. Herkes “space” (alan/boşluk) arayışında. Kimsenin kimseye tahammülü yok. Amerikalı bir arkadaşımının yeni birisiyle görüştüğünü duyuncu, “aaa, ne güzel boyfriend’in mi oldu?” diye takılıyorum. Onun cevabı ise yeni dönem ilişkilere yeni bir boyut getiriyor; “Hayır sadece Boydate”... Özgürlüklerimize öylesine düşkünüz ki, bırak evlenmeyi, sevgilimiz bile olamıyor yani... Bu özgürlüklerin sınırsızlığı, kadını kölelik devrinin çoktan unutultuğu bir dönemin sonucu. Kafamı kurcalayan ise acaba kölelik gerçekten bitti mi? Eş rolünü taşımak istemeyen bekar annelerin sayısı arta dursun, en büyük kölelikleri kendi içimizde yaşıyoruz şimdilerde. Duygularımızı açıkça ifade edemememe köleliliği bu. Sevgilerimizi yaşam tarzlarımıza uydurma çabası içinde özgür olduğumuzu savunuyoruz. Oyunu kurallarına göre oynamazsak kaybedeceğimizi bildiğimizden, gerçek hislerimizi kendimizden bile saklı, kendi yarattığımız mutluluklarla yaşıyoruz. Hızlı devir, hızlı şehir ve hızlı kadınlar. Bakalım bu hızla nereye gidiyoruz?